Sinema ve Biz

Hiç şüphesiz ki sinemanın günlük yaşantıda önemli bir yeri var. O, insanın anlam arayışına, kendini ve çevresini tanıyabilme çabasına katkı sunan önemli bir aktördür. Her şeyden önce, estetiğin, zarafetin, sanatsallığın geri planda kaldığı ve günlük yaşantıyı fanatizm, cinsellik, maddiyat gibi kaygıların şekillendirdiği günümüzde sinema, bu ahvale karşı durabildiği ölçüde kıymetlidir. Çünkü sinema, her şeyin anlamını yitirdiği bir devirde, anlamsızlıkları bütün çıplaklığı ile yansıtarak çürümeye karşı direniş başlatacak potansiyeli taşır. Bu potansiyelin açığa çıkması öncelikle sinemanın bir sanat olarak var olabilmesine bağlıdır.

Sanat, bir toplum ya da birey için neyi ifade eder? Bu soruyu yönelttiğimizde faklı cevaplarla karşılaşırız. Sanat, bir gazeteci için ülke gündemini belirleyen bir haber yapma, bir futbolcu için güzel gol atma, bir senarist için iyi bir senaryo yazma işi olarak değerlendirilebilir. Aslında bu durum, herhangi bir konu hakkındaki kanaatlerin günlük uğraşlara göre şekillendiğini tescilliyor. Böylelikle sanat, uğraşları, kimlikleri, kaygıları aşarak olması gereken zemine oturamıyor. Sanat, sanat için mi, toplum için mi? günümüzde bu tartışmanın da bir karşılığı yok. Zira çok öncelikli sorunlar var. En başta sanatın kavram olarak var olma çabası var. Bu, bayır aşağı kontrolsüz sürüklenişin açığa çıkardığı doğal bir çabadır. Kavramsal silikleşme, estetik kaygılardan uzak, cilalanıp parlak vitrinlerde sergilenen basit ürünler ortaya çıkarıyor. Sanatın kavram olarak belirginleşmesi bir bakıma daha fazla emek ve nitelikli ürün anlamına geliyor. Böylelikle sinema, var olabileceği gerçek alanını bulmuş oluyor.

Sinemayı konuşurken elbette onun tarihsel gelişimine değinmek gerekir. Sinema, kültürler, coğrafya, siyasi gelişmeler, savaşlar, doğal afetler gibi birçok faktörden etkilenerek günümüze ulaşmıştır. Sinema, edebiyat ve müzik gibi ayak bastığı topraklardaki gelişmelere kayıtsız kalamamıştır. Bu, bir bakıma insana dair acıların, sevinçlerin doğal bir dışavurumunu ifade eder. Sanat dediğimiz şey tam olarak bu olabilir; “dışavurum”. Madencilerin çalışma şartları, savaş mağdurlarının yaşam mücadeleleri, iktidarların baskıcı yönetimleri, ideoloji çatışmaları gibi yaşanmışlıklar beyaz perdeye yansımıştır. Diğer sanat dalları gibi sinema da toplumuna ve coğrafyasına uygun ürünler ortaya koymuştur. Örneğin; Afrika’yı anlatan filmlerde kölelik, sömürü, ırkçılık gibi konular işlenirken, Amerika’da çekilmiş filmlerde günlük yaşamdaki basit konular ön plandadır.

Sinema, aynı zamanda edebiyatı ve müziği birleştirme misyonunu da yükleniyor. Nitekim edebiyat ve müzik günlük hayatın merkezinde yer alıyor. Mesela, ansızın ruhu dinlendirici bir tını duyabiliyor, doğaçlama gelişen şiirsel diyaloglarla karşılaşabiliyoruz. İşte sinema, bütün bunları ekrana taşır. Sokağın fotoğrafını çekerek eksiğiyle fazlasıyla bize ulaştırır. Bu anlamda bir filmin etkileyici oluşunu sokağın gerçeklerini montajlamadan yansıtabilme kabiliyetine bağlayabiliriz. Ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini; İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insan gibi… Diyerek, sokağın resmini çekmenin önemine değinmiş oluyor. Yine, bu konuda İran sinemasına değinmek gerekiyor. İranlı yönetmen Mecid Mecidi, yaptığı filmlerle İran sınırları aşan bir ilgi uyandırabilmiştir. Bundaki en önemli sebep sokağın fotoğrafını çekmekteki hünerdir. Mecidi filmlerinde hayata dair, insana dair doğal kusurlar görebilmek mümkündür.

Küreselleşme çağında yaşıyoruz. Dünya artık fazlasıyla küçük. Dolayısıyla sermayenin tekelleşmesi, kültürel kuşatma, tek tip yaşam tarzı gibi sonuçlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum sinemayı ıskalamıyor. Bilakis sinemanın bahsettiğimiz, -direniş başlatma potansiyeli-kontrollü icra edilmesini gerektiriyor. Tek tip yaşam tarzı, devasa bütçelerle yapılmış filmlerle servis ediliyor. Böylece sinema, kültür emperyalizminde taşıyıcı rolünü üslenmiş oluyor. Sermaye sahibi el ile sinemaya taşıyıcı rolü biçen el aynı. Mesela, Hollywood filmleri sponsor sorunu yaşamıyorken bizim Ahmet Uluçay, karpuz kabuğundan gemiler yapmak zorundadır.

Hal böyleyken sinemanın para ile kontrol edilemeyecek bir tarafı da vardır ki, bu çok kıymetlidir. Hünerli bir yönetmenin kısıtlı imkânlarla yaptığı film, dünya çapında ün yapabilir. Bunun somut bir örneği, sinema tarihinin en farklı ve en düşük bütçeli başyapıtlarından biri olan Blair Cadısı (The Blair Witch Project), 1999 yılında sektörde büyük yankılar uyandırdı. Yalnızca 35 sayfalık taslaktan oluşan senaryosu, oyuncu seçmeleri, sekiz gün süren çekimleri, aç bırakılan oyuncular, 24 bin dolarlık gibi kısıtlı bir bütçe ve doğaçlama gerçekleşen oyunculuklar ile efsaneleşmiş bir psikolojik korku filmi haline geldi. Tamamıyla farklı bir yapım olan Blair Cadısı, 248.6 milyon dolarlık gişe hasılatı yapmayı başarmıştı. Sadece bu örnek bile, ‘sinemadan bahsediyorsak, karpuz kabuğundan gemiler yapmak her zaman mümkündür’ dedirtiyor.

Ülkemizdeki duruma değinemedik. Birkaç cümle ile değinelim de yazı bir şeye benzesin. Hızını alamayarak seriye bağlayan Recep İvedik, ülkemizdeki sinema tasavvurunun özetidir. Aslında bu konuda yazmak istemiyorum ama maalesef öyle. Zira seri, ortalama bir komedi filmi kalitesinde değil. Elimde kalite ölçer yok ama bir Ugandalının değerlendirmesi de buna paralel olacaktır. Hem dünyanın hiçbir yerinde kabalık ve cinsellik üzerinden yapılan espri, izleyici nezdinde karşılık bulmaz. Yine de siz bilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir